Asıl Olan İnsandır: Araçlaşan Devlet, Unutulan Sözleşme

İnsanoğlunun en eski ve en büyük ikilemlerinden biri şudur: Neden doğduğumuz andan itibaren hiç tanımadığımız insanların koyduğu kurallara uyar, kazancımızın bir kısmını onlara verir ve hayatımızı biçimlendiren yasalara boyun eğeriz? Siyaset felsefesi bu devasa boyun eğme eğilimini tek bir sihirli kavramla açıklar: Toplumsal Sözleşme.

​Ancak her sözleşme gibi, toplumsal sözleşme de iki taraflıdır. Vatandaş yükümlülüklerini yerine getirirken, devlet de vaatlerini sunmak zorundadır. Peki, devlet bu vaatleri çiğnediğinde ne olur? Kağıt üzerinde devasa orduları, lüks binaları ve dev bir bürokrasisi olan bir yapı, meşruiyetini kaybettiğinde hala bir "devlet" midir, yoksa sadece organize bir baskı grubu mu?

​1. Masadaki Anlaşma: Ne Verdik, Ne Alacağız?

Toplumsal sözleşme teorisi, aslında hayali bir "imza" törenidir. Düşünce tarihinin iki devi, Thomas Hobbes ve Jean-Jacques Rousseau, bu hayali sözleşmeyi farklı pencerelerden ama aynı mantıkla kurar.

​Hobbes’un Penceresi (Güvenlik): Hobbes’a göre devletin olmadığı bir "doğa durumu" vahşidir, acımasızdır ve kaostan ibarettir. İnsan insanın kurdudur (homo homini lupus). Bu vahşetten kaçmak isteyen insanlar, canlarını korumak adına tüm şiddet kullanma yetkilerini tek bir üst otoriteye (Leviathan’a, yani devlete) devrederler. Masadaki takas nettir: Sınırsız özgürlüğünü ver, hayatta kalma garantisini al.

​Rousseau’nun Penceresi (Adalet ve Özgürlük): Rousseau işi bir adım daha ileri götürür. İnsanların sadece hayatta kalmak için değil, adil, eşit ve onurlu bir şekilde bir arada yaşamak için bir "Genel İrade" oluşturduğunu söyler. Buradaki takas ise şudur: Bencilce özgürlüklerini bırak, hukukun koruyuculuğu altında gerçek ve medeni özgürlüğünü al.

​Bu iki felsefenin kesişim noktası, devletin varlık sebebini oluşturur: Can, mal ve namus güvenliğini korumak, adaleti sağlamak.

​2. Sözleşmenin Yırtılma Noktaları

​Bir devlet, tankıyla, tüfeğiyle veya parasıyla her zaman güçlü görünebilir. Ancak meşruiyet (halkın gözündeki haklılık ve rıza) pamuk ipliğine bağlıdır. Aşağıdaki üç kırılma gerçekleştiğinde, o masadaki toplumsal sözleşme fiilen yırtılmış sayılır.

​A. Koruyucudan Tehdide Dönüşmek
​Devletin ilk ve en ilkel görevi vatandaşı dış ve iç tehlikelerden korumaktır. Eğer bir sistem, gücü elinde bulunduranların çıkarlarını korumak için kendi vatandaşına karşı bir tehdit unsuru haline gelirse, Hobbes’un bahsettiği o temel anlaşma çöker. Vatandaş, "Beni korumayan, aksine hayatımı zorlaştıran bir yapıya neden itaat edeyim?" sorusunu sormaya başladığı an, sözleşmenin mürekkebi dağılmış demektir.

​B. Adaletin Silah haline Gelmesi
​Adalet, bir toplumu bir arada tutan çimentodur. Hukuk, tarafsızlığını kaybedip gücü elinde bulunduranların rakiplerini tasfiye ettiği, susturduğu veya kendi kitlesini kayırdığı bir baskı aygıtına dönüştüğünde, devlet kendi bacağına sıkmış olur. Rousseau’nun işaret ettiği "hukukun üstünlüğü" ilkesi yerini "üstünlerin hukukuna" bıraktığında, vatandaşın sisteme olan ahlaki bağlılığı sıfırlanır.

​C. Temel İhtiyaçlarda Felç Olmak
​Bir devlet sadece ceza kesen veya vergi toplayan bir mekanizma değildir; aynı zamanda organize bir lojistik merkezidir. Sağlık, eğitim, altyapı ve kriz anlarında (afetler, ekonomik buhranlar) toplumun en temel insani ihtiyaçlarını karşılayamayacak kadar felç olan bir yapı, idari meşruiyetini kaybeder. Kendini çaresiz hisseden birey, kendi başının çaresine bakmaya başlar ki bu da devletin işlevsizleşmesi demektir.

​3. Leviathan'dan Organize Baskı Grubuna

​Sözleşme yırtıldığında ortaya çıkan yapıya siyaset bilimi artık "devlet" demez. Çünkü askeri güç veya fiziksel zorbalık, bir yapıyı devlet yapmaya yetmez. Mafya örgütleri, illegal çeteler veya işgalci güçler de silaha ve güce sahiptir; ancak hiçbirinin meşruiyeti yoktur.

​Augustinus'un Sorduğu O Kadim Soru: "Adalet çıkarıldığında, krallıklar büyük çetelerden başka nedir ki? Çeteler de küçük krallıklar değil midir?"

​Meşruiyetini kaybeden bir yapı, elindeki devasa askeri ve bürokratik güce rağmen artık sadece organize bir baskı grubudur. Toplumu rıza ile değil, sadece saf korku ve güç gösterisiyle bir arada tutmaya çalışır.

​Özet: Rıza mı, Korku mu?

​Bir yapının gerçek bir devlet mi yoksa sadece "güçlü" bir organizasyon mu olduğunu anlamanın yolu, vatandaşın sisteme neden itaat ettiğine bakmaktır.

Günün sonunda, binaların büyüklüğü, orduların gücü veya bayrakların ihtişamı bir yapıyı devlet kılmaya yetmez. Devlet, ancak ve ancak vatandaşının canını koruyabildiği, adalet hissini ayakta tutabildiği ve toplumsal sözleşmeye sadık kaldığı sürece devlettir. Aksi takdirde, tarih sayfaları güce tapıp meşruiyetini kaybettiği için un ufak olan "dev" yapılarla doludur.

Devleti Kutsallaştırmanın Tehlikeleri Üzerine

Önceki konuştuğumuz "toplumsal sözleşme" mantığından bakarsak, bu soruya çok net bir cevap verebiliriz: Hayır, doğru değildir. Hatta devleti kutsallaştırmak, o sözleşmenin doğasına aykırıdır ve toplumsal düzen için en büyük risklerden birini doğurur.

​Çünkü toplumsal sözleşme teorisinde devlet bir amaç değil, araçtır. İnsanların daha güvenli, adil ve huzurlu yaşaması için kendi elleriyle ürettikleri bir hizmet mekanizmasıdır.

​Devleti kutsallaştırdığımızda ise bu mekanizma tersine döner ve çok ciddi sorunlar ortaya çıkar.

​Kutsallaştırmanın Getirdiği 3 Büyük Tehlike

​1. Aracın Amaca Dönüşmesi (Vatandaşın Önemsizleşmesi)
​Normal şartlarda devlet, vatandaşın canını ve haklarını korumak için vardır. Ancak devlet kutsal bir varlık olarak kabul edildiğinde, "devletin çıkarları" her şeyin üzerine yerleşir. Bu durumda insan, devlete hizmet eden bir hayvandan veya köleden farksız hale gelir. Oysa asıl olan insandır; devlet ise sadece insanın hayatını kolaylaştırmak için icat ettiği bir aygıttır.

​2. Hesap Sorulamazlık ve Kör Biat
​Kutsal olan şey eleştirilemez, sorgulanamaz ve hata yapmaz kabul edilir. Devleti kutsallaştırdığınızda, kamu görevlilerinin yaptığı hataları, yozlaşmayı veya adaletsizlikleri eleştirmek "kutsala saldırı" gibi algılanmaya başlar. Bu da gücü elinde bulunduran yönetici sınıfa sınırsız bir zırh sağlar. Hesap sorulamayan her güç ise eninde sonunda yozlaşır.

​3. "Devletin Bekası" Adına Adaletin Çiğnenmesi
​Siyaset felsefesinde buna Raison d'État (Devlet Çıkarı/Hikmet-i Hükümet) denir. Devleti kutsal gören anlayış, "Devlet yaşasın da hukuk çiğnense de olur" fikrini meşrulaştırır. Ancak adalet olmadan devletin ayakta kalması mümkün değildir. Adaleti devletin bekası adına feda etmek, aslında devletin üzerine kurulduğu temeli (çimentoyu) dinamitlemektir.

İki Farklı Bakış

​Siyaset felsefesinde bu konuda iki farklı bakış:

​Araçsalcılar: Devleti bir nevi "şirket" veya "hizmet sağlayıcı" gibi görürler. Parasını (vergisini) veririz, kurallara uyarız, o da bize güvenlik ve adalet sağlar. Sözleşmeye uymazsa yöneticileri değiştiririz, gerekirse sistemi revize ederiz. Kutsallık söz konusu değildir.

​Organik/Kutsalcılar: Devleti tanrısal bir iradenin yeryüzündeki tecellisi, adeta yaşayan dev bir organizma gibi görürler. Bu bakış açısına göre birey, ancak devletin içinde eridiği ve ona hizmet ettiği sürece bir değer ifade eder. Tarih, bu ikinci bakış açısının milliyetçi veya totaliter rejimlere ne kadar kolay zemin hazırladığını defalarca göstermiştir.

​Özetle: Bir çekiç, çivi çakabildiği sürece değerlidir. Çiviyi çakamayan, aksine elinize zarar veren bir çekici "kutsal" diyerek saklamaz, tamir eder veya değiştirirsiniz. Devlet de toplumsal sözleşme masasında insanlığın ürettiği çekiçtir. Ona saygı duymak, kurallarına uymak "Toplumsal Sözleşme" için gereklidir; ancak onu kutsallaştırmak, elinizi yaraladığında bile çekici suçlayamamanıza neden olur.

Ek görseller:


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Proje Nedir? Organize Eylem Planı Nedir?

Koşullu Önerme(İse) Mantığı Nedir?

Veriye Dayalı Bilinçli Kararları Nasıl alabiliriz?